Çarşamba, Eylül 04, 2013

Delilleri en sabit darbe


 
 
HABER ANALİZ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
3 Eylül 2013
Ergenekon davasıyla başlayan Türkiye’nin darbe ve darbecilerle mücadelesinin son ve büyük halkası 28 Şubat postmodern davası.
Ergenekon davası ile ‘darbe planları yapan ve darbe için kaos oluşturan’ derin yapıyı, ‘Balyoz’ ile 2002-2003 yılında aktif olan cuntayı yargılayan Türk yargısı, 12 Eylül referandumundan sonra 30 yıllık 12 Eylül darbecilerini hakim karşısına çıkardı. Bu süreçte eksik kalan en önemli ayaklardan biri de 28 Şubat postmodern darbesiydi. O davanın mimarları da dün ilk kez hakim karşısına çıktı.

Tutuklu 37 sanık ile çok sayıda tutuksuz sanık Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi salonundaydı ama gözler davanın bir numarası emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’yı aradı. Karadayı, sağlık raporu alarak duruşmaya gelmemişti. Salonda göze çarpan bir diğer konu ise geleceğin yargı mensupları olan çok sayıda kızlı-erkekli stajyer hakim-savcının salonda duruşmayı baştan sona ilgiyle, not alarak takip etmesiydi.

28 Şubat davasının ilk duruşmasında, Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre kimlik tespitleri yapıldı. Bu sırada usule ilişkin söz alan sanıklar ve avukatları 28 Şubat davasının askeri savcılığın görev alanında olduğunu söyleyerek usule uygun açılmadığını iddia ettikleri davanın, bütün sanıklar beraat ettirilerek kapatılmasını istedi. Hatta bir sanık avukatı, savcının ileride 28 Şubat iddianamesinden dolayı hesap vereceği, ceza alacağı tehdidinde bulundu. Mahkemenin de savcının işlediği ‘görev suçu’na iştirak etmemesini söyleyecek kadar ileri gitti. Balyoz davasında 20 yıl hapis alan ve 28 Şubat’ın uygulayıcısı Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) kurucusu Çetin Doğan da, “Bana, atılı suça dayanak gösterilen bir tek belge gösteremezsiniz.” dedi.

Bütün bunlar, bugüne kadar hem Ergenekon hem de Balyoz  davalarında sıkça ileri sürülen itirazlardan. Ama bu itirazlar savcıların iddianamesi ile karşılaştırıldığında çok da muteber değil. Savcılar, “Darbe görev değildir, dolayısıyla darbeye teşebbüs suçu da görev suçu olamaz.” diyor. Avukatlar bu yaklaşımı hukuki bulmasa da, savcıların tespitini 12 Eylül referandumunda geçen ‘askerlerin, devletin güvenliğine ilişkin suçlardan adli mahkemelerde yargılanacağı’ düzenlemesi doğruluyor. Aynı durum Genelkurmay başkanları için de geçerli.

Öte yandan, iddianameye bakıldığında 28 Şubat darbe davasını diğer 3 davadan ayıran özellikler hem yakın tarihte gerçekleşmesi hem de ıslak imzalı, Genelkurmay onaylı delillerle sabit olması. Çünkü dosyaya gönderilmiş onlarca belge var. (Ama bunun yanında Milli Güvenlik Kurulu, hâlâ 28 Şubat tutanaklarını ‘devlet sırrı’ kalkanının arkasına saklanarak göndermemekte direniyor) Ankara savcıları, 1.309 sayfalık iddianamenin daha ilk sayfalarından itibaren ardı ardına ‘ıslak imzalı’ belgeleri delil olarak koyuyor. Bunlar içinde BÇG’nin kurulması kararları, BÇG şeması, Batı Eylem Planı, BÇG kapsamında yapılan fişlemeler, BÇG’nin çalışma amacı, hükümetin düşürülmesine yönelik faaliyetleri gösteren toplantı tutanakları, Cumhurbaşkanı’na verilen brifing gibi çok sayıda altında dönemin komutanları İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Erol Özkasnak, Çetin Doğan ve alttaki subayların imzası olan belgeler var.

Kaldı ki, Ankara savcılığı Nisan-Mayıs 2012’deki sorgularda bu sanıklara sorduğunda hepsi söz konusu bütün belgeleri kabul ediyor. Aynı zamanda, İstanbul Savcılığı’nın Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yaptığı aramada ele geçen ve çoğu fişleme olan 28 Şubat belgeleri de dosyada. Bu resmi tamamlayan açıklama ise dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak’tan geliyor. 2001’de bir TV programına katılan Özkasnak, tam da olduğu gibi 28 Şubat darbesini şöyle açıklıyor: “Bu sürece de çok güzel bir isim takmışlar; ‘postmodern darbe’ demişler. Aslında ‘postmodern darbe’ bence buna yakıştırılan en iyi isim. Bu postmodern darbe, tereyağından kıl çeker gibi, eski darbelere benzemeyen, bir şekilde hiç kan akıtmadan, hiç kimseyi üzmeden, gayet usulüne uygun bir şekilde demokratik uygulamalarla, Milli Güvenlik Kurulu tarafından da benimsenerek, devletin başındaki en büyük insandan ilgili bakanlara kadar hepsi de dahil edilerek, hatta halkımız ortak edilerek sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla, çok başarılı bir şekilde yürütülen bir süreçtir.” Yani Çetin Doğan her ne kadar ‘tek bir belge gösteremezsiniz’ dese de 28 Şubat, ‘postmodern darbe’ iddiasını doğrulayan tam teşekküllü darbe davası.

http://www.zaman.com.tr/_delilleri-en-sabit-darbe_2128664.html

Cuma, Ağustos 23, 2013

Ergenekon, siyasi olduğu kadar hukuki bir davadır



 
12 Ağustos 2013 / MEHMET ÖZDEMİR 
 
Yazdığı haberler üzerine hakkında açılan 75 dava yüzünden son beş yılı Silivri ile Bakırköy Adliyesi arasında geçen Büşra Erdal, ‘Kafası Karışanlar İçin Ergenekon’ kitabını yazdı. Ona göre, davanın siyasi olması, aynı zamanda hukuki olmasını engellemez.
Büşra Erdal, Ergenekon soruşturması ve dava sürecini en yakından takip eden gazetecilerden biri. Bir taraftan süreçle ilgili gelişmeleri takip etti, bir taraftan da ‘gizliliği ihlal’ gerekçesiyle kendisine açılan onlarca davayla başa çıkmaya çalıştı. Bu yüzden, sürecin ilk günlerinde Beşiktaş Adliyesi ile Bakırköy Adliyesi arasında, son beş yılda da Silivri ile Bakırköy Adliyesi arasında mekik dokudu. Son altı yılı yollarda ve mahkeme salonlarında geçti, evine çok az uğradı. Kararın açıklanmasına günler kala ‘Kafası Karışanlar İçin Ergenekon’ adlı kitabı yayımlandı. Zaman Gazetesi Yargı Muhabiri Erdal ile kitabını ve Ergenekon davasının bilinmeyen ayrıntılarını konuştuk. 
-Kitabın adına bakılırsa Ergenekon konusunda epey kafa karışıklığı olduğunu düşünüyorsunuz. Karışıklık sadece davanın büyüklüğünden, iddianamelerin çokluğunda mı kaynaklanıyor, yoksa başka etkenler de var mı?
Aslında her ne kadar ‘kafası karışanlar için’ desek de Ergenekon’u merak eden, son 6 yılda neler oldu bilmek isteyen herkesin okuyabileceği bir kitap. Bu tabir daha çok, büyük dosya, fazla belge arasında kaybolmuş insanlara ana mevzuu, ana suçlamaları anlatmayı amaçlıyor. Öte yandan kafa karışıklığı tabii ki sadece dosya büyüklüğünden kaynaklanmıyor. Ergenekon davası, Türkiye’nin ilk derin devlet ve darbe teşebbüsü davası. Haliyle önemli insanların yargılandığı bir süreç. Bu anlamda sanık avukatları ve medyanın bir kısmı tarafından, dava üzerinden oldukça kara ve gri propaganda amaçlı yayınlar yapıldı. Kamuoyu bilinçli olarak manipüle edildi. Ben de bu kadar bilgi kirliliğinin olduğu yerde insanlara şahit olduğum ve belgelerin de doğruladığı gerçekleri yalın bir üslupla anlatmak istedim.
-Ergenekon için ‘Herkesin bildiği sır’ tanımı yapıyorsunuz. Bu ‘herkes’in içine en çok gazeteci ve siyasetçiler giriyor; ama en fazla itiraz hatta sulandırma çabası onlardan geldi. Neden?
Evet, aslında Ergenekon ‘herkesin bildiği bir sır’ idi. Başta da gazeteci ve siyasetçilerin... Susurluk kazasından sonra medyada ilk kez Ergenekon ismi çıkıyor, bunu Ergenekon davasında mahkûm olan Erol Mütercimler söylüyor. Bunu bazı gazeteciler kitap haline de getirdi. Ama 2007’ye gelindiğinde, o yapı ‘ulusalcı’ ideolojiyle yargı önüne çıkmaya başladığında, 90’larda Ergenekon karşıtı olanların birden Ergenekon’un yanında olduğunu gördük. Bunun sebebi çeşitli. Öncelikle 90’lardan kalma, kafasında derin devleti sadece ‘Susurluk’ ile özdeşleştiren, ondan bir adım öteye gidemeyen bir solculuk var. Derin devleti; polis, siyasetçi ve ülkücü kökenli ‘faşist’ tetikçilerden oluşan yapı diye düşünüyorlar. Bu yapının 2000’lerde kendi ideolojilerine yakın kişilerden oluştuğu da ortaya çıkınca inkâr politikasına geçtiler. İkinci olarak da bu Ergenekon yapısının içinde olup da savcılık tarafından deşifre edilememiş isimler yine sulandırma, itibarsızlaştırma ve hatta davayı bitirme çabalarını sürdürüyor bence.
-Sanıklar ve onları savunanların daha çok kitap yazdığı görülüyor. Onlar mı çalışkan, iddiaların haklılığına inananlar mı tembel?
Ergenekon davasının haklılığına inanan kesimde hem tembellik hem de kendine güven var belki. Zaten savcılar iddianameleri yazdı, mahkeme de yargılıyor, medyada bu davanın haklılığını yüksek sesle söyleyen bir taraf da var diye tembellik yapılıyor sanki. Diğer taraftan sanıklar ve Ergenekon yapısını destekleyenler ise kendilerince bir ölüm-kalım savaşı veriyor. Bu anlamda onlar daha fazla asılıyor. Böyle bir gerçek var. Benim açımdan ise tembellik belki bir nebze olabilir ama asıl sebep kapsamlı bir davalar silsilesini takip ettiğim için yazmaya fırsat bulamamam. Balyoz davası bitince kitaba yoğunlaştım ve tamamlayabildim. Ama o kadar kapsamlı bir dosya ve Türkiye’nin yıllardır beklediği bir süreçti ki bunu kamuoyuna iyi anlatmak gerekiyor. Burada da iş gazetecilere düşüyor.
-‘Bu siyasi bir davadır’ sözü sık duyduğumuz eleştirilerden biri. Özellikle CHP her fırsatta bunu dile getiriyor. Dava gerçekten siyasi mi?
Evet, Ergenekon davası, ‘siyasi’ bir dava. Çünkü darbe, özünde siyasi bir suç. Bu anlamda hükümeti, halkın seçtiği iktidarı düşürmeye, ortadan kaldırmaya ya da iş göremez hale getirmeye dönük eylemleri konu alan bir dava. Ama aynı zamanda hukuki bir dava.
-Bunu biraz açabilir misiniz?
Bir davanın siyasi boyutunun olması hukuki olmadığı anlamına gelmez. Terör örgütü davaları da bir boyutuyla siyasidir. Dolayısıyla burada önemli olan davaya dair niteleme değil, davanın kanuna uygun işleyip işlememesidir. Ergenekon davasında da Türk Ceza Kanunu’nda yer alan suçlardan Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre yargılama yapılmıştır. Dolayısıyla hukuki bir davadır.
-Sanık tarafının bir iddiasına göre bu dava polisin bir komplosu. Oysa kitapta polisin soruşturmayı başlatan Savcı Zekeriya Öz’e epey direndiğini anlatıyorsunuz. Bu daha önce bilinmediği için mi ifade edilmedi?
Ergenekon soruşturması birden başladı ve genişledi. Başında ‘Ergenekon’ ismi de pek bilinmediği için soruşturma sürecinin ayrıntılarıyla ilgilenilmedi. Ben sonradan yaptığım araştırmalarda bu detaylara ulaşınca kitapta yer verdim. Hakikaten dosyadaki belgelerin izini sürüp hukuki muhakemesini yapınca ve net bilgiye ulaşınca bu tür komplo teorilerinin yerle bir olduğunu görüyorsunuz. Yani Ergenekon’un polis kumpası, komplosu olduğunu dosyadaki deliller, tanıklar, yani somut bilgiler yalanlıyor.
-Yine kitabınızdan Savcı Öz’ün hem Emniyet’e hem Genelkurmay’a hem de MİT’e direnerek soruşturmanın üstüne gittiğini öğreniyoruz. “Sonun Ferhat Sarıkaya gibi olur!” diye korku pompalanmasına rağmen ondaki motivasyonun kaynağı ne idi?
Bu motivasyon tamamen Öz’ün kişiliğiyle alakalı. Bazı insanlar için ‘Kimseye eyvallahı olmayan’ tanımlaması yapılır ya, Zekeriya Öz de tam buna uyuyor. Birden kendini hiç beklemediği, ummadığı belgelerin arasında buluyor. Bu belge ve dokümanların izini sürerek Ergenekon’a ulaşıyor. İnatçı bir yapısı var. Bir kere elindeki soruşturmaya inanmışsa sonuna kadar peşini bırakmayan bir savcı. Bu özelliği, sadece Ergenekon soruşturmasında değil, diğer işlerinde de görülüyor. Mesela, yıllar önce ‘Serpil öğretmen’ isimli bir kızın tecavüz edilip öldürülmesi davasında mahkûm olanlar aftan faydalanarak serbest kalmıştı. Savcı Öz hemen itiraz edip tutuklattırdı bu vahşi suçu işleyenleri. İdealist bir savcı olarak kanunları sonuna kadar uygulayan bir isim.
-Bu davanın bir özelliği de iddianamelerin çok uzun olmasıydı ki, 2 bin 500 sayfayı bulanlar oldu. Özel bir sebebi var mıydı?
Ergenekon bir soruşturma olarak ilk kez gündeme gelmişti. Daha önce bu konuda yazılmış bir iddianame yoktu. Devasa bir yapılanma, devasa belge ve dokümanlar olunca ortaya böyle iddianameler çıktı. Bir de benim fikrime göre, savcılar Ergenekon soruşturmasında ele geçen delillerin gözden kaçmaması için tamamına yakınını kısmen ya da aynen iddianameye koydu. Bazı deliller klasörlerde olursa gözden kaçabilirdi, o yüzden böyle bir yol izlediler tahmin ediyorum. Hem sorgulamalar sırasında mahkeme heyeti sanıklara soru sorarken bazı sanıkların “Bu delil iddianamede yok.” diye itiraz ettiğine şahit olduk. Hâlbuki dosyada vardı ve soru sormak için de bu yeterliydi ama buna bile itiraz edildi. Bu da savcıların haklı olduğunu gösterdi.
-Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, davanın seyrini sanıklar aleyhine çok etkiledi; fakat bazı sanıklar susmakla eleştirip tanık olarak mahkemede dinlenmesini istedi.
Özkök mahkemeye geldi. 2-3 Ağustos 2012’de iki gün boyunca ifade verdi ve hayli çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ayışığı, Yakamoz gibi darbe planlarının slayt halinde kendisine ulaştığını söyledi. Şener Eruygur’u da uyardığını yine mahkemede açıkladı.
-Geçen hafta kararlar açıklandı; ama hâlâ bir kesim yıllardır tekrarlanan eleştirileri sıralıyor: Sanıklar neyle suçlandığını bile bilmiyordu. Savunma için yeterli süre verilmedi. Birbiriyle alakasız insanlar aynı örgütten sayıldı. ÖYM’ler kaldırıldı, yargılama meşru değil… Haklılık payı yok mu hiç?
Bu tür iddialar davanın başından beri çeşitli şekillerde dile getirildi ve hâlâ getirilmeye devam ediyor. Ne ile suçlandıklarını bilmediğini söyleyen bazı sanıklara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi cevap verdi. Sanıklara suçlarının anlatıldığını söyledi kararında. Savunma için de en çok süre verilen dava idi Ergenekon. Özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı ama geçici madde ile ellerindeki davalara bakmaya devam ettiler. Hukuken meşrular yani. Sonuç olarak bu ve benzeri savunma argümanları, sanıkların kamuoyu algısını değiştirmeye yönelik çalışmaları. Manipülasyon yapılıyor yani.
-Mehmet Haberal’a verilen ceza bazılarınca az bulundu ve sürpriz olarak değerlendirildi. Sizi şaşırtan başka kararlar oldu mu?
Mehmet Haberal kararı şaşırttı evet. Ama bu uygulama sadece Haberal’a yapılmadı. Mustafa Balbay, Levent Ersöz, Sinan Aygün gibi isimlerin 2005’ten önceki eylemleri darbe teşebbüsü sayıldı ve eski kanundan mahkûm oldular. Eski kanunda darbe teşebbüsünün cezası 20 yıla kadar hapisken; yeni kanunda ağırlaştırılmış müebbet hapis. Savcılar yeni kanuna göre ceza istedi, mahkeme eski kanuna göre bu sanıkları cezalandırdı. Bu beklenmedik bir durumdu.
-Siyaset dahil farklı kesimlerden yargıya çok baskılar oldu. Hatta ÖYM’ler kaldırıldı, savcı ve hâkimler tayin edildi, şimdi HSYK’nın yapısı değiştiriliyor. Karara bakılırsa mahkemenin bunlardan etkilenmediğini söyleyebilir misiniz?
Davanın başından beri mahkemeye yönelik çok baskı yapıldı. Hakaretler, tehditler, medya yayınları ve siyasilerin tavırları hep mahkemeye yönelik baskıydı. Son bir yıl içinde de fiziki saldırılarla mahkeme yıkılmak bile istendi. Baskın girişimleri oldu. Tüm bu gelişmelere bakıldığında mahkeme epey soğukkanlı bir şekilde davayı bitirdi diyebiliriz.
-İtalya’daki Gladyo davası 10 yılda tamamlanabildi ve 7 bin kişi yargılandı. Bizde ise aktif soruşturma safhası daha 4’üncü yılda bitti, yargılanan kişi sayısı da İtalya’ya kıyasla çok az. Hangisi anormal?
Aslında Türk Ergenekon’u İtalyan Gladyosu’ndan daha komplike bir yapı. İdeolojik kökleri ve toplumda siyasi karşılığı var. Bu açıdan bakıldığında bizdeki anormal tabii ki. Savcı Zekeriya Öz’ün elinde açık soruşturmalar varken görevinden alınması, bu anormalliğin zaten tescili.
-Kitabınızda ‘Cesaret bulaşıcıdır’ diyorsunuz, Zaman’a verdiğiniz röportajda da Ergenekon’un bitmediğini söylüyorsunuz. Buradan soruşturmaların devam edeceğine inandığınızı çıkarabilir miyiz?
‘Cesaret bulaşıcıdır’ sözünü o dönem Ergenekon ve Balyoz gibi süreçleri götüren savcılar için söylemiştim. ÖYM’lerin kapatılmasının bu cesareti kırdığını düşünüyorum. Ergenekon’un bitmediği de bir gerçek. Bu anlamda ikisini bir arada değerlendirdiğimde Ergenekon soruşturmasının devam edip etmeyeceğini bilemiyorum ama etmesini temenni ediyorum. Hem savcılığın da Şener Eruygur, Tuncay Özkan gibi beş sanık hakkında suç duyurusu var. Belki o da bir başlangıç olabilir.
-Meslek hayatınızın yarısı Ergenekon’la geçmiş ve aleyhinizde 75 ceza davası açılmış. Davayı takip etmekten yorulduğunuz, bıktığınız dönemler oldu mu?
Bıkma değil ama yorulma oldu. Beşiktaş’ta Ergenekon’la ilgili bir gelişme olurken Bakırköy Adliyesi’nde kendi duruşmama gitmek zorunda kalıyordum. Günde 4, haftada 12 duruşmam oluyordu. Bu da çok yorucuydu. Zamanın büyük bölümünü çalışmaya değil, savunma yapmaya ayırıyorduk.
-Tercih hakkı size bırakılsa bundan sonra Ergenekon’la ilişkinizi nasıl belirlersiniz?
Örgüt bitene kadar soruşturmanın sürmesini temenni ettiğime göre, kendimi de bu süreçten ayrı tutamam. Yine soruşturma ve dava aşamalarını takip ederim.


http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-36244-173-ergenekon-siyasi-oldugu-kadar-hukuki-bir-davadir.html

Örgüt var, darbeye teşebbüse müebbet (12.08.2013) AKSİYON


Örgüt var, darbeye teşebbüse müebbet

Mahkeme, uzun ve zorlu bir yargılama sonunda, soruşturmanın başladığı günden beri yapılan “Ergenekon diye bir örgüt var mı, yok mu?” tartışmasına noktayı koydu. Bu örgütün hükümete karşı darbe teşebbüsünde bulunduğunu da verdiği cezalarla gösterdi.
BÜŞRA ERDAL

Tarihî Ergenekon davası, uzun ve zorlu bir yargılamanın sonunda 5 Ağustos’ta karara bağlandı. Mahkeme, soruşturmanın başladığı günden beri yapılan “Ergenekon diye bir örgüt var mı, yok mu?” tartışmasına noktayı koydu. “Ergenekon Terör Örgütü vardır.” dedi.
Bu örgütün, hükümete karşı darbe teşebbüsünde bulunduğunu da verdiği cezalarla gösterdi. 22 iddianamenin birleştirildiği davada 275 sanıktan 21’i beraat etti, 4 kişinin dosyası firari oldukları için ayrıldı. 3 kişi de öldüğü için haklarındaki kamu davası düştü. Netice olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da aralarında bulunduğu 247 sanık, “darbe teşebbüsü, terör örgütü üyeliği, patlayıcı madde bulundurmak, kişisel verileri hukuka aykırı bir şekilde elde etmek, devletin gizli belgelerini ele geçirmek” gibi çeşitli suçlardan mahkûm oldu.

Bunun yanında 17 sanık tahliye edildi ve bunlar arasında CHP Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın da yer alması tartışmalara sebep oldu. Mahkemenin niye böyle karar verdiğini gerekçeli karar açıklandığında öğreneceğiz. Bugün ise bu kararın nasıl çıktığına ve hukuki boyutuna ilişkin tespitlerde bulunabiliyoruz.
12 Haziran 2007’de Ümraniye’deki bir gecekonduda 27 el bombasının bulunmasıyla başlayan soruşturma ve 20 Ekim 2008’de Silivri’de başlayan dava ile ilgili yerel yargı süreci tamamlandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’de yapılan yargılamada 275 sanık yaklaşık 600’den fazla duruşmada hâkim karşısına çıktı. Günlerce savunma ve sorgular yapıldı, tanıklar dinlendi. Savcıların esas hakkındaki mütalaayı hazırlaması ve son savunmaların da alınmasıyla artık gözler mahkeme heyetine yöneldi. Türk hukuk tarihinde ilk kez adı konularak yapılan bir derin devlet yargılamasında sıra mahkemenin hükmüne kalmıştı. Bu nedenle 5 Ağustos 2013 tarihli duruşma çok önemliydi. Bu anlamda, 5 Ağustos günü karar nasıl çıktı, Silivri’de mahkeme salonunda neler yaşandı ona bakalım.
Günler öncesinden hem medyada hem de sokaklarda “Silivri’yi basma” çağrıları olunca, karar yoğun güvenlik önlemleri altında açıklandı. İstanbul Valiliği ve mahkemenin ortak hareket etmesiyle, Silivri’deki karar duruşmasına izleyici alınmadı. Sabah çok erken saatlerde, hatta gece 3’ten itibaren gazeteciler Silivri’nin yolunu tuttu. Cezaevine gidişte sadece E-5 karayolu açıktı. TEM’den girişler ise kapatılmıştı. E-5’te ise geniş bir güvenlik koridoru oluşturulmuş, sadece sarı basın kartı olan gazeteciler içeri alınıyordu. Buradaki güvenlik aşılınca bu kez mahkeme binasının önünde sarı basın kartı kontrolü yapılıyordu. Gazeteciler beşer beşer içeri alındı. İlerleyen zamanda ise gazetecilerin direnmesiyle sarı basın kartı olmayanlar da salona girebildi. Mahkeme her ne kadar “İzleyici alınmayacak” kararı verse de Cumhuriyet Halka Partisi’nden kalabalık bir milletvekili grubu, Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu yönetim kadroları mahkeme salonundaydı. Bazı gazeteciler de “izleyici” kontenjanından mahkemedeydi. Bunu da bu gazetecilerin karar açıklanırken not almak yerine slogan atma, mahkemeyi yuhalama davranışlarından anlamış olduk.
Sabah saat 10 sularında avukatlar, gazeteciler ve “izleyiciler” salona alındı. 12.00’de salona gelen sanıklar da alkışlarla karşılandı. Sanıklar ile avukatlar ve izleyiciler arasına jandarma görevlileri sıralandı. Hem dışarıda hem de salonda güvenlik had safhadaydı. Bu sırada duruşma başlayana kadar sanıklar ile izleyiciler arasında ilginç diyaloglar yaşandı. Bu sırada Mustafa Balbay’ın “Sıcak bir sonbahar geliyor!”, İbrahim Özcan’ın da “Anayasa Mahkemesi ile bizim için pazarlık etmeyin!” diye bağırmaları dikkat çekiciydi. Bu tür diyaloglar sürerken önce davanın üç savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın ve Murat Dalkuş, daha sonra Başkan Hasan Hüseyin Özese, üye hâkimler Sedat Sami Haşıloğlu, Hüsnü Çalmuk, Fatih Mehmet Uslu, Ercan Fırat ve Nihat Topal’dan oluşan mahkeme heyeti salona geldi. Duruşma başladı.
Mahkeme başkanı, sanıkları ve izleyicileri taşkınlık yapmamaları  konusunda uyardı. Başkan hemen devamında da 503 sayfalık kararın özetini okumaya başladı. Kararda önce, sadece “terör örgütü üyeliği”nden mahkûm olanlar, devamında ise bu suçun yanında “patlayıcı madde bulundurmak, kişisel verileri ele geçirmek, devletin yasaklı belgelerini yayımlamak” gibi suçlardan mahkûm olanlar açıklandı. En sona ise “darbe teşebbüsü ve cinayet” suçlarından ceza alanlar kaldı. Yani mahkeme, en hafiften ağıra doğru sıralama yapmış oldu.
En ağır ceza Danıştay saldırısına
Dikkat çeken mahkûmiyet kararlarının başında ise Danıştay saldırısını gerçekleştiren ve azmettirenlere verilen cezalar geldi. Danıştay saldırganı Alparslan Arslan hem darbe teşebbüsü hem de cinayetten 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 90 yıl hapis cezası aldı. Saldırının azmettiricisi olmakla suçlanan Muzaffer Tekin ise 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 117 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yine Veli küçük 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 99 yıl hapis cezası aldı. Danıştay saldırısıyla ilgili en çok tartışılan da şüphesiz Osman Yıldırım’ın 9 yıl hapis cezası alıp tahliye edilmesi oldu. Yıldırım’ın dosyadaki durumu diğer sanıklarınkinden farklıydı. Dosyada Ümit Sayın, Ulaş Özel ve Yüksel Dilsiz gibi Yıldırım da “etkin pişmanlık” hükmünden faydalandığı için cezası dörtte üç oranında azaltılmıştı. Aslında Yıldırım normal şartlarda “terör örgütü üyeliği” suçundan 15 yıl hapse çarptırıldı ama indirime gidildi. Modern hukuk sistemi, örgütlü suçlarda, örgütü çökertecek bilgi veren sanığa ceza indirimine gidiyor. Çünkü bu şekilde suç yapıları deşifre oluyor ve daha kolay mücadele imkânı doğuyor. Ergenekon davasında da 4 sanık bu yolu tercih ettiği için az ceza aldı. Yıldırım’ın aldığı ceza, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde laiklik karşıtı “türban cinayeti” gerekçesiyle aldığı müebbet hapis ile karşılaştırılıyor ve eleştiriliyor medyada. Halbuki Ankara’daki Danıştay davası, somut gerçekten uzak, derin araştırılma yapılmadan kurgu bir dava olarak bitirilmişti. Bu tespiti, daha en başta Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararın doğru olup olmadığına bakmadan davayı Ergenekon davası ile birleştirmesi de doğruluyor.
Mahkeme, 5237 sayılı yeni TCK’nın 312. maddesine göre 22 sanığı, 765 sayılı eski TCK’nın 147. maddesine göre de 10 sanığı “darbe teşebbüsü” suçundan mahkûm etti. Doğu Perinçek, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve Tuncay Özkan’ın aralarında bulunduğu 10 sanık ağırlaştırılmış müebbet, 9 sanık da müebbet hapis cezası aldı. İbrahim Şahin, Adli Tıp raporuyla cezai ehliyetinin sınırlı olduğu tespiti nedeniyle indirimli cezaya çarptırıldı. 193 sanık ise terör örgütü üyeliğinden ceza aldı. 34 sanığın terör örgütünün üst düzey yöneticisi olduğu tespit edildi.
İnternet Andıcı hafif bir eylem mi?
Davada diğer tartışma da İlker Başbuğ’un “darbe teşebbüsü” suçundan müebbet hapis cezası alması, Mehmet Haberal’ın ise 12 yıl 6 ay hapis alarak tahliye edilmesi ekseninde gelişti. Bu da tamamen hukuk tekniği ve mahkemenin takdiri ile alakalı. İlker Başbuğ, iddianamede Nisan 2009 tarihli andıç ile hükümete yönelik kara propaganda siteleri kurdurduğu için “darbe teşebbüsü” ile suçlandı. Bu site Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlanmış ve Başbuğ’a arz edilmişti. Bunu ilk söyleyen Dursun Çiçek idi. Daha sonra Korgeneral Mehmet Eröz, Orgeneral Hasan Iğsız gibi isimler de andıcın komutana arz edildiğini mahkemede açıkladı. Dolayısıyla andıç, komuta kademesi içinde hiyerarşik olarak yapılmış bir eylemdi. Bu noktada 5237 sayılı TCK’nın 312. maddesinde “hükümete karşı darbe teşebbüsü” suçunun cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis. Mahkeme de bu suçun tek yaptırımı olan müebbet hapis cezasını verdi. Hatta Başbuğ duruşmalara çıkmadığı, savunma yapmadığı halde indirime de gidip müebbet hapse dönüştürdü. Haberal’ın durumunu ise biraz farklı değerlendirdi. Savcılık genel olarak örgütlü suçlarda suçun bitiş tarihini şüphelinin yakalandığı tarih olarak belirtir. İddianamede Haberal için suçun bitiş tarihi de yakalandığı 13 Nisan 2009 olarak gösterildi. Aynı zamanda bu tarihe kadarki eylemlerinden hakkında “ağırlaştırılmış müebbet” istendi. Ama mahkeme, Mehmet Haberal için suç tarihini eski TCK’nın yürürlükte olduğu 2005’ten önce olarak belirledi. İddianamede Haberal’ın 2005’ten sonraki Hurşit Tolon ve Sinan Aygün’le diyalogları, Kanal B’nin yayıncılığı Ergenekon Terör Örgütü eylemi olarak yazılmıştı. Ama mahkeme bunları yeterli görmemiş ki 2005’ten önceki darbe teşebbüsü suçunun cezası olan 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası üzerinden karar verdi. Yine uzun süre mahkemeye gelmeyen, hastanede kalan Haberal’a aynı Başbuğ gibi ceza indirimi yaptı. Bütün bu tartışılan konuları anlamak için de mahkemenin gerekçeli kararını beklemek gerekecek.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ceza ve tahliyelerin yanında 5 sanık hakkında suç duyurusunda bulunarak yeni soruşturma başlamasının da önünü açtı. Şener Eruygur, Tuncay Özkan, İbrahim Şahin, Durmuş Ali Özoğlu ve Kemal Aydın’ın terör örgütü liderliğinin sabit olduğu ancak örgüt üyelerinin eylemleriyle ilgili de cezalandırılmaları gerektiği ancak ilgili sevk maddeleri yazılmadığı için yeniden iddianame hazırlanmasını istedi. Bu amaçla Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 10. maddesiyle görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Sonuç olarak, yerel mahkeme süreci tamamlanmış oldu. Yargılama süresince sanıklar onlarca kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvurdu. AİHM, bunlardan 8’inde karar verip delil ve tutuklamalar konusunda hukuka aykırı bir durum olmadığı tespitinde bulundu. Bu da savcıların iddialarının güçlülüğünü, iddianamelerinin haklılığını gösterirken, mahkemenin de karar vermesini kolaylaştırdı. Mahkeme, ceza verirken duruşmalarda hakaret, gerginlik ve mahkemeyi yok sayma tavırlarına rağmen yine de indirime gitti. Bu şekilde, sanıklara karşı yumuşak yaklaşımda olduğunu gösterdi. İddianamelerde istenenden daha az cezalar verildi. Bu kararın, 60 CHP milletvekilinin olduğu bir salonda açıklandığı düşünüldüğünde, siyasi baskıyı da bir kenara not etmek gerek.
Bundan sonra ise dosyanın ikinci safhası, yani temyiz aşaması var. Bazı sanıklara taleplerinden az ceza verilmesi savcıları hemen harekete geçirdi. Savcılar; Mehmet Haberal, Levent Ersöz, Mustafa Balbay gibi isimlere az ceza verilmesine itiraz etti. Gerekçeli karar açıklandığında temyiz edecekler. Aynı şekilde sanıkların da -beraat edenler dışında- temyiz edeceği aşikâr. Bu açıdan, önce Yargıtay Başsavcılığı tebliğname hazırlayacak, sonra da Yargıtay 9. Ceza Dairesi dosyayı inceleyecek. Sonuç olarak bir süre daha Ergenekon davası gündeme gelmeye devam edecek.