Cumartesi, Mart 12, 2016

Toplumun kulağının dibinde patlatılan bomba

                                  


                         

‘Tahir kendini güvende hissetsin diye mezarına duvar ördürdüm’ diyor eski Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi. Dört Ayaklı Minare’nin önünde Elçi’yi katleden kurşunun adresi 3 aydan fazla zaman geçmiş ve hala tespit edilememişken, meçhul katilden korunmak için duvarın arkasındaki bir ölü şimdi o. Ölüler mezarda bile güvende değil bu ülkede..

        


 Zaman ise, hayattaki son özgür basın kalelerinden biri yani 30 yıllık gazeteciliğini korumak, onun mezara sokulmasını engellemek için 2 yıldır direndi. 14 Aralık 2014’te yüzlerce polis gazeteye baskın yaparak genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı gözaltına aldı. Zaman direndi. 9 Ekim 2015’te bu kez Today’s Zaman’ın  yöneticisi Bülent Keneş için polis baskını oldu, bu hukuksuz girişime karşı çıkıldı. Güvenlik güçleri, 11 Kasım 2015’te Zaman’ın matbaasında yasal olarak basılan ‘Özgür Bugün’ gazetesinin 3 nüshasını teslim almak için tomalar ve helikopter eşliğinde baskına geldi. Yazı işlerine kadar çıkma cüreti gösterildi, buna da tepki verildi. ‘Bunların niyeti kötü, hukuk, kanun dinlemiyorlar, kurtuluş yok’ deyip teslim bayrağı çekmeden haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı durdu. Her zaman hukuku, evrensel hukuk ilkelerini, Anayasa’yı ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası hukuk metinlerini hatırlattı. İktidarı, hukuk devleti zeminine davet etti. Sağlam bir zemindeyseniz, onu bırakıp çürük zemine atlamak delilik olur. Onun yerine çürük zemindekini sağlam zemine çağırıp kurtuluş yolu gösterirsiniz. Zaman da bunu yaptı. Hep beraber batmak yerine hep beraber kurtulmak için yol gösterdi. Hakikati söyleme cesaretiyle basın özgürlüğüne sahip çıktı.

           
 Türkiye Cumhuriyeti devletinde bu kadar kısa sürede bu kadar polis baskını ve iktidar baskıyla karşı karşıya kalmış başka bir medya grubu yoktur. Bütün bunlara rağmen en son 4 Mart 2016’da da Sulh ceza hakiminin Zaman’a kayyım atadığı haberi geldi. Gece yarısına doğru binden fazla terör, özel tim ve çevik kuvvet polisi ile gazete binasına baskın oldu. Başlarındaki üç kayyım ile basın özgürlüğünün tabutuna son çiviyi çakmaya geliyorlardı bu kez. Zaman’ın yanında ise ne dış güçler ne de farklı bir kesim, sadece vefalı, inançlı okurları vardı. Yalnız ve güzel bir topluluk. Başörtülü, eli tesbihli kadınlar gazetesine sahip çıkıyordu. Kadın, yaşlı, çocuk demeden acımasızca biber gazı, plastik mermi ve su ile müdahale ettiler. Gazetenin kapısını kırıp girdiler. 

          

Bir iftirayı gizli bir isme ‘tanık’ adı altında söyletip delile dönüştürerek, kanunen yetkili ve görevli olmayan bir hakimlikten alınan karar ile ‘modern bir gasp’ sistemi olan kayyım ataması gerçekleştirildi. İlk günkü manşet ve yayınlara bakılırsa, bu bir havuzlaştırma girişimiydi. Tek emelleri sağır edici bir suskunluk yaratmak. Halkın, toplumun kulağının dibinde patlatılan bir bomba gibiydi kayyım ataması. Sonrasında duyulan ise sadece havuz şırıltıları. Şimdi basın özgürlüğü mezarında. Demokrat kesimlerce bu hukuksuzluklara direnme olmayacaksa yapılacak tek şey kalıyor geriye; basın özgürlüğünün mezarına duvar örmek. Çünkü bu ülkede ölüler bile güvende değil...
  
 



İmza: kayyım tarafından işine son verilen bir gazeteci


Not:4 Mart 2016 Cuma günü kayyım baskını yapıldı, bu yazı ise 7 Mart 2016 tarihli Zaman gazetesi için yazıldı ama kayyım tarafından kullanılmadı. Unutmayacağız, her zaman demokrasi, özgürlük ve hukuk mücadelemiz devam edecek.




Perşembe, Ocak 21, 2016

Toplumun metal yorgunluğu

Toplumun metal yorgunluğu (4.01.2016)

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” diyen Yunan filozof Heraklitos, bu sözü söylerken Türkiye'den haberdar değildi pek tabii.
 
Heraklitos, 21'inci yüzyıl Türkiye'sine şahit olsaydı, değişmeyen tek şeyin değişim değil bu ülke olduğuna kanaat getirirdi. Türkiye Cumhuriyeti, 92 yıllık kısa tarihine pek çeşitli darbeler, türlü muhtıralar sığdırdı ama bir demokrasiyi sığdıramadı. 2002-2010 yılları arasındaki kısa bir demokrasi sanrısından sonra sivil iktidar darbesiyle en anti-demokrat haline, aslına rücu etti. Öyle ki rejimin baş ‘kırıcı' unsuru yargı, 1920 ruhuna döndü. İstiklal Mahkemeleri, 1960'ta Yassıada mahkemesi hüviyetine bürünürken bugün de sulh ceza hakimlikleri maskesiyle hortlatıldı. Hatta sulh ceza hakimliklerinin temelinin 2012'de kurulan ‘Özgürlük hakimleri' olduğunu hatırlatırsak ‘İstiklal Mahkemelerinden özgürlük hakimlerine' bu devletin, vatandaşına yaptığı ironiyi es geçmemiş oluruz.
Değişmeyenden bahsetmişken 28 Şubat'ta brifing alan yüksek yargı mensuplarından partili hakimlere, yargıya ‘gizli' ibareli talimatlar veren Çevik Bir paşadan, yargıya ‘gizli' ibareli talimatlar gönderen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a geçiş de bu devlette iktidar zihniyetinin hiç değişmediğinin göstergesi. Kürt meselesinde ise 90'lı yıllarda yakılan köyleri terk edenlerden bugün yıkılan şehirleri terk edenlere…
Yorucu bir değişmeme hali bu ülkenin kendisi. Bu devletin, kısacık tarihine zıt toplum üzerinde oluşturduğu ağır bir yorgunluk var. Kimsenin değişime mecali yok, muhalefet partilerinin bile. 92 yıldır kendini tekrar eden baskı düzeni. Ama ilk kez bu kadar derin bir yorgunluk çöktü toplumun üstüne. Şehitleriyle bu ülkenin dört bir yanından ve yurdunu, hayatını kaybeden insanlarıyla doğudan hissedilen ağır bir metal yorgunluğu var.

Gezi'den, ne darbe ne de örgüt çıktı

AKP hükümetinin 2011'den sonraki baskıcı uygulamaları, 2013 yılında ilk kez ülke çapında toplumsal bir muhalefet ile karşılaştı ve Gezi eylemleri ortaya çıktı. AKP, sokaktan gelen bu muhalefeti bastırmak için önce sert bir polis müdahalesinde bulundu akabinde de ‘darbe teşebbüsü' soruşturmaları başlattı. Gezi eylemleri için ‘darbe teşebbüsü' denilmesi, bu hükümetin sivil muhalefete yönelik ilk ‘darbeci' yaftasıydı. Ancak Gezi'ye açılan ‘darbe teşebbüsü ve terör örgütü' davaları 2 yıl sonunda beraatle sonuçlandı. AKP hükümeti, daha sonra 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarından kurtulmak için de aynı yolu seçti. Önce yolsuzluk soruşturmalarını yapan yargı mensupları ve polislere ‘darbeci' denildi, ardından ‘paralel' yaftasıyla cadı avı başlatıldı. Gezi'den sonra ikinci sivil halka yönelik ‘darbeci ve örgüt' suçlamalarının hedefi Hizmet Hareketi oldu. Dolayısıyla aynı Gezi'de olduğu gibi Cemaat yargılamalarından da ‘darbe ve örgüt' çıkmayacak.

25 Aralık iddianamesinin savcısı Binali Yıldırım mı?

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, 25 Aralık iddianamesiyle ilgili yazdığım “Yolsuzlukları, nefret söylemiyle örtme girişimi (6.10.2015)” başlıklı yorumuma erişim yasağı koydurmuş. Yorumda, savcının kurgu ‘darbe teşebbüsü' iddianamesindeki hukuk dilinden uzak üslubu, nefret dili eleştiriliyordu. Ama erişim yasağı koyduran Haberleşme Bakanı Yıldırım. Yoksa kurgu iddianameyi yazan savcı Uçar değil de Binali Yıldırım' mı?

https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=472620914189548648#editor/target=post;postID=6225376435943643487 

Perşembe, Ağustos 20, 2015

ŞEYH EDEBALİ’YE, MALHUNHATUN RUHUNA SAVAŞ AÇMAK..



ŞEYH EDEBALİ’YE, MALHUNHATUN RUHUNA SAVAŞ AÇMAK..

Şanlı Türk polisi, son zamanlardaki başarılı operasyonlarından birini benim de öğrencisi olmaktan onur duyduğum Yamanlar kolejine yaptı.  Polis yelekli, polis şapkalı silahlı adamlar,ülkenin sayılı liselerinden birinin bahçesinde, sınıflarında öğretmen odalarında gezip terör örgütü delili aradılar.Şaşırtıcı ve iç burkucu bir görüntü. Baskın vardı, ayak sesleri koridorlarda, talimatları havada asılı zil sesinin ahengini bozmaya niyet eder gibiydi. Bellerindeki silahlar, eğitim yuvasının, okulun saflığına gölge düşürür cinsten. Oraya uymayan başka bir dünyanın başka bir ortamın canlıları gibiydiler, nitekim geldikleri gibi gittiler. Giderken neler bulduklarını da söylemediler ama gezindikleri , ellerini attıkları yerlere bakınca, lise hazırlıkta İngilizce sınavından pek sevinerek aldığım notumu delil olarak bulmuş olabilirler, diye aklıma geldi. Bir örneğini bana verselerdi sevinirdim, çünkü çok değerliydi. Sınıflara kulak kabarttılarsa, severek ezberlediğimiz ‘my lady d'arbanville’ şarkısını duymuş olabilirler sesimizden. Belki Speed filminin kasetini bulup suç delili olarak dosyaya koymuş bile olabilirler. Ne bulduklarını bilmiyoruz, neyi delil yaptılar ama gördüğümüz bir şey var ki, onlar bir değerler bütününe, bir hakikat silsilesine savaş açmış sahiplerinin emir eri olarak oradaydılar.   


Onlar Şeyh Edebali’ye savaş açan bir bozguncuyu temsilen geldiler. Şeyh Edebali de nereden çıktı diyebilirsiniz.  “Benim yamanlar’ım” sadece Yamanlar değil, benimki“Yamanlar Malhunhatunum”.. 


Okuldayken daha epey küçüktük tabi, isme takılırdık. Neden “Malhunhatun”, başka bir isim mi yoktu.. İzmir’de bilgi yarışmalarındaki ezeli rakiplerimizin “mal” aşağılamalı sloganlarına maruz kalacak ne yapmış olabilirdik ki.. Dedim ya küçüktük.. Nerden bilecektik Malhunhatun’un Şeyh Edebali’nin kızı, koskoca, cihanşümul Osmanlı imparatorluğunun kurucusu Osman gazinin eşi olduğunu. Gerçi bilsek de o yaşlarda ne kadar idrak edebilirdik. O Malhunhatun ki, Şeyh Edebalinin gönlünden kopup Osman gazinin gönlüne giren bir nur, o Malhunhatun ki, hanedanlığın annesi, ilk sultan.. Şeyh Edebali’nin dilden dile dolaşan nasihatlerinden sonra “Sen, Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun ile evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam'a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir”  diyerek Osman gaziye en güzel hediyesi.. 


Ve yıllar sonra iyi ki okul için o güzel isim düşünülmüş de o nurlu ismin duası altında okumuşuz, diyorum.. İyi ki güzel bir duanın içinde olup, Yamanlar Malhunhatun’a düşmüş yolumuz. Okulumuzda, müdüründen çaycısına, şoföründen öğretmenine fedakarlık, güler yüz ve sabır timsali insanlarla bir arada büyümüşüz. Büyümüşüz de olgunlaşmış ruhumuz. Edebali’nin “Yolcu, buruk baş gerek,Gözde daim yaş gerek , Huy biraz yavaş gerek, Yoksa yollar aşılmaz” dizelerini yaşatan şoför Süha abi, Hazal hocanın samimiyeti rehberliğinde..

Okul biter matematik, Türkçe, fizik İngilizce tarih iyidir ama ruhumuza işlenen ahlak da şudur; “Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmakta kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.” Bir üniversite kazanırsın ama aslında  değildir, kazandığın bir hayattır. Edebali, Osman gaziye nasihatinin sonunda “Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun.” der. İşte, Yamanlar bize Zümrüt-ü Anka’mızı seçtiren yerdir.  Şimdi, Edebali’nin ruhuna savaş açtılar. Zümrüt-ü Anka’mıza savaş açtılar.. Hak olan ne varsa uzaklaşıp, büyük bir yalan ve zulmün içinde debeleniyorlar. 

Yamanlar Malhunhatun mezunları, öğrencileri olarak size acıyoruz

Biz ise Yamanlar Malhunhatun mezunları, öğrencileri olarak size, bozgunculara bakıp sadece acıyoruz. Okulumuzu, öğretmenlerimizi bırakın, istediğiniz sorgulamayı bize yapın da cevap verelim; yıllar boyunca gece gündüz demeyip bizi düşünen, derslerle yetinmeyip akşam yurtta, etütlerde yanımızda kalan öğretmenlerimizi anlatalım, tabi örgütsel faaliyet kapsamında! Sadece üniversite hayali değil iyi bir insan olma yolunda Fizik, Coğrafya derslerinden değil İnsanlık dersinde bizi sınıfta bırakmadıklarını söyleyelim. Ailelerimize kadar bizi tanıyıp, gerektiğinde abla, anne, arkadaş gibi elimizi tuttuklarını, yıllar sonra bile en zor zamanlarımızda yanımızda olduklarını eklemeden geçmeyelim.. Tabi örgütsel faaliyet kapsamında !.. Mezun olsak da öğrencisi olmaktan çıkmadığımız Selda hoca, Ayşen hoca, Vildan Hoca, Ayperi hocayı anlatalım da gözünüz öğretmen görsün. 

Hocaların suçu hiç yok mu? Var tabi olmaz mı, matematikten bir defa düşük not veren Sibel hocamı bu açıdan ihbar edebilirim mesela? Hatice hocama dokunmayın ama, yazım kötü olduğundan, okuyamadığı için düşük not verdi,sonra yazılı kağıdımı bana okutunca 95’e yükseltti notumu. 

Biraz da etkin pişmanlıktan faydalanıp, lise 1’de etüt kaynatmak için öğretmen kürsüsüne geçip başbakan adayı olarak tüm sınıfa miting yaptığımı itiraf etsem darbe teşebbüsü sayar mısınız bilmem. Ama öğretmenlerimin haberi yoktu sayın sulh ceza hakimi, pişmanım! 

İşte, okulumuzun toplam suç hanesi bu, ne ceza verirsiniz bilmem ama bildiğim ve gördüğüm bir şey var; Siz bozguncusunuz, Malhunhatun ruhuna savaş açtınız. Siz eğitim kurumlarına savaş açarak zaten en başta kaybettiğiniz bir savaşı başlattınız, en iyisi daha da rezil olmadan bu savaşı bitirin. 

Kur'ân-ı Kerîm'de mealen; "Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi...emrediyor..." (Nisa 4/58) deniyor.  Öğrenciler okula, öğretmenlere geleceğin bir emanetidir.. Yamanlar da o emanetlerin ehli, bu hep böyle oldu bundan sonra da öyle olacak.  Sebeplere müdahale edebilirsiniz ama eliniz Zümrüt-ü Anka’mıza ulaşamayacak.